21 Mayıs 2011 Cumartesi

Dunning-Kruger Sendromu

*Bu yazı alıntıdır. Yani benim tarafımdan kaleme alınmamış, bizzatihi kopyala-yapıştır-düzenle sistemine tâbi tutulmuştur.Kimin tarafından kaleme alındığını çözebilseydim adını yazardım, içim de rahat olurdu. İhtimal ki çeviri, kaleme alan hoş almış, çeviren de hoş çevirmiş. Dilerim hep hoşluk içinde olsunlar. Ben bu yazıyı okurken nedense aklıma en çok İnoksan günlerim geldi. Olay Gazetesi veya Beril Eşarp günlerimden de bir takım enstanteneler de parıldamadı değil.

Televizyon izlerken birilerine bakıp da "Ya bu adam bu sığlıkla nasıl buralara kadar gelebilmiş" diye düşündü-ğünüz oldumu hiç?
Ya da işyerinizde sizinle aynı ya da daha üst aşamada bir görevde olan bazıları, sizde büyük bir şaşkınlık uyandırdı mı?; onlara bakıp "Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez?" diye iç geçirdiniz mi?

Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD'li bu hissi çok yaşamış olacak ki, iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı:

"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."

Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:
· Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
· Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimin-dedir.
· Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
· Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.


Bitmedi...

Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...

Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.

Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise “en alçakgönüllü” deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.

Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:

“İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!

Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.

Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür.

Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler…

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar..."

N'olur fazla mütevazi olmayın!...

"Siz de çevrenize şöyle bir bakın" diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti...

Bence Dunning ile Kruger'in, bu çalışmalarıyla 2000'de, Nobel yerine Harvard Üniversitesi'nin Ig Nobel'ini alma nedeni "cahil olmamalarıydı".

Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel'in bir sözüyle bitiriyorum:

Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.

Neturei Karta (Şehrin Muhafızları) kendilerini tanımlıyor:


SİYONİZME KARŞI YAHUDİLİK
Yahudilik Tevrat'ın Tek Tanrı'da ortaya çıktığına inanır. Yahudilik Takdir-i İlahiyi onaylar ve, bundan dolayı, Yahudi sürgününü günah için bir ceza olarak görür. Kurtuluş yalnızca kefaret ve dua etmekten geçerek başarılabilir. Yahudilik bütün Yahudilere, bütünlüğü içerisinde Tevrat'a itaat etmeleri için on emirden biri olan yurtsever vatandaşlar olmaları çağrısında bulunur.
Siyonizm ise Yaratıcıyı, Onun Vahyini ve ödül ve cezayı reddeder. Bu gün Filistin halkına yapılan zulüm ve Yahudi halkının ruhsal ve fiziksel olarak tehlikeye atılması siyonizmin eseridir. Siyonizm dünyanın kuruluşundan günümüze kadar yaşadığı ülkeyi vatan benimsemiş ve bundan şüphelenilmeyen Yahudiler arasında vatanhainliğini, çifte bağlılığı cesaretlendirir. Siyonizm kökeninde, verimsiz ve kutsallığı bozulmuş olan bir gerçeklik anlayışıyla hareket eder. O Tevrat Yahudiliğinin antitezidir.
Yahudi halkını dünyanın karşısında suçlu konumuna düşüren bir yalan vardır. Bu aşağılık yalan sadece "anaakım" medyada ve eğitim kurumularında güçlü kuvvetlerin suç ortaklığı nedeniyle popülerlik kazanabildiğinden çok nefret uyandırıcı ve gerçeklikten çok uzak bir yalandır. Bu aşağılık yalan çoğu masum insana sayısız acı getiren ve kontrol edilmediğinde gelecekte olağanüstü trajedi yaratma potansiyeline sahip bir yalandır.
Bu yalan Yahudilik ve Siyonizmin aynı şey olduğu yalanıdır.
Bu yalan kadar hiç bir şey gerçeklikten bu kadar uzak olamazdı.
Yahudilik Sina'da vahyedilen inançtır. Yahudilik sürgünün Yahudi günahları için bir ceza olduğu inancıdır.
Siyonizm bir yüzyıldan fazladır Sina'da inen vahyi inkar etmekte. Siyonizm Yahudi sürgününün askeri saldırı ile sonlandırılabileceğine inanır.
Siyonizm geçen yüzyılı,Filistin halkının topraklarına elkoymayla geçirdi. Siyonizm Filistin halkının adil taleplerini önemsemedi ve Filistin halkını zulüm, işkence ve ölüme maruz bıraktı.
Bu kısa-ömürlü dinsizlik ve zalimlik fikri, dünyadaki Tevrata inanan Yahudileri sarsmakta ve onlara acı vermektedir. Binlerce Tevrat bilgini ve ermişi, siyonizm akımını başlangıcından beri kınamaktadırlar. Onlar Kutsal Topraklarda siyonizmden sonra ortaya çıkan, Yahudiler ve Müslümanlar arası kötü ilişkilerin öncesinde, güzel ilişkilerin olduğu dönemleri bilirler. Kutsal topraklarda "İsrail Devleti" diye adlandırılan yapının ayakta kalması Tevrat tarafından reddedilmiştir. İsrail Devletinin en temel insani kurallara karşı bile canavarca duygusuzluğu ve adaletsizliği dünya kamuoyunu bunlar ne biçim Yahudi diye dehşete düşürür.
Biz Neturei Karta (Şehrin Muhafızları) olarak yüzyıldan fazladır Siyonizme karşı savaşın ön cephesinde yer alıyoruz.
Bizim buradaki varlığımız, Siyonizm kötülüğünün Yahudi halkını temsil ettiği yalanını çürütmek içindir. Siyonizmin Yahudilik olduğu doğru değildir.
Biz Kutsal Topraklarda sürekli ölümlerin olmasından dolayı her gün elem duyuyoruz. Eğer Siyonistler kötülüklerini dünyanın üzerine salıvermeseydi bunların hiçbiri meydana gelmeyecekti.
Yahudiler olarak biz, bütün insanlarla barış ve uyum içerisinde yaşamaya devam etmek istiyoruz. Biz inancımız gereği, yaşadığımız bütün ülkelerde yasalara uyan, yurtsever vatandaşlar olmak zorundayız.
Biz Kutsal Topraklarda şu an var olan Siyonist gaddarlığı şiddetle kınıyoruz. Biz karşılıklı saygı üzerine kurulmuş barışıtan yanayız. Fakat bu karşılıklı saygıya dayalı barışın, İsrail bir devlet olarak var oldukça gerçekleşmeyeceğine inanıyoruz. Biz İsrail devletinin barışçıl bir şekilde ortadan kaldırılmasını istiyoruz.
Biz yani bütün insanlık, ancak Tanrı'nın arzuladığı gerçek yönetim şeklini benimseyip, onun inayetiyle kardeşlik içerisinde yaşamaya başladığımız zaman gerçek kurtuluşa erebiliriz.

İslam Medeniyeti ve Bilim

İslamiyetle bilim niye yan yana yürümesin. Doğal olarak yürür...Hristiyanlıkla bir arada nasıl yürümüşse aynı şekilde yürür. Şüphecilik (ki bu beraberinde Allah'ın varlığından da şüphe etmeyi getirir), sekülerizm (ki dini sadece kişisel alanda ele alır) plastik sanatlar (bilim önce beyinlerde şekillenir), özgür ve sınırsız düşünce gibi hiç bir dinin izin vermediği temel nitelikler olduktan sonra bilimsel gelişme de olur, teknolojik gelişme de (ki ayrı şeylerdir), modernizm de...

Hristiyanlar düşüncelerini dini düşünceden ayırdıkları andan itibaren hızla geliştiler. İslam dünyasının çok kısa süren parlak sayılabilir döneminde Eski Yunan, Hint, İran ve Mısır düşüncesi ve biliminin önemli bir rolü oldu. Bunlarda genelde kurumsal düzeyde değil kişisel düzeyde tartışılabildiler. Genelde kuramsal düzeyde kaldılar, teknolojik uygulamalar çok az oldu (El Cezeri gibi algoritmisler, İbn Sina gibi tıpçılar, El Cebr gibi matematikçiler diye saymaya başlayınca sayının çok az olduğu ortaya çıkar) Batıya katkısı çok oldu fakat, bunlardan yola çıkıp teknolojilerini geliştirenler Avrupa'lılar oldu.

Sanıyorum Hristiyan dünyasının kırılma noktaları 100 yıl laiklik savaşları, Magna Carta, dinde reform hareketleri olmuştur. Bunlar kişisel özgürlük alanlarının sürekli gelişmesi, materyalist düşünce ve buna bağlı merkantilist-kapitalist dönemler, burjuvazinin krallara baş kaldırması, liberalizm, demokrasi vb batı değerlerinin oluşmasına neden olmuştur. Bilim özgür düşünce ister, bu nedenle eğer bir İslam ve/veya Hristiyan rönesansından bahsedilecekse bu dinle cesurca kavga eden/etmeyi göze alan ve dini hassasiyeti gelişmemiş insanların rönesansıdır.

Avrupa'nın ortaçağdan bu günlere demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü gibi temel ilkeler ürettiği, aynı dönemde doğunun neredeyse sadece despotizm ürettiği görülür. Tabii bu Avrupalıların milliyetçilik, ırkçılık, sömürgecillik gibi bir takım yan ürünler de üretmediği anlamına gelmez. Ama sonuçta önce bilimi, beraberinde teknolojiyi gerçek anlamda onların geliştirdikleri su götürmez bir gerçek. Bu çoğrafyada sürdürülebilir bilim, teknoloji ve modernizm üretebilmiş toplumlar kendi değerleriyle batı değerlerini harmanlayabilmiş laik, demokratik toplumlardır.


 

Bireyin karşında toplum.

Birey olmak, bir topluluğun üyesi olmaktan çok daha zordur. Birey olmak, karar vermek ve verdiğin kararın sonuçlarına katlanmak demektir. Birey olmak, sorumluluk almaktır, birey olmak yetki kullanmaktır. Birey olmak yeri geldiğinde kendini kısıtlamaktır. Birey olmak gerçekçi olmaktır.

Dinler, toplumsal ideolojiler ve ulvi düşünceler bireyi sevmez. Toplumu ve toplumun çıkarlarını savunur. Birey onlar için toplumun yararına gerekirse gözden çıkartılacak bir nesnedir. Onlar için zamanında tebalaştırılımış geniş halk yığınları vardır. Biat etmek, sorgulamadan kabul etmek zorundadırlar.

Baba, peygamber, kral, padişah, reis, lider, başbuğ, önder, şef aslında bireyi ezen ve kendi aşağılık çıkarlarını ulvi gerekçelerin arkasına gizleyen koordinasyon yeteneğine haiz asalaklardır. Böyle asalakların ve asalaklık sisteminin şerefli görüldüğü toplumlar hala dikey organizasyon şemalarıyla yönetilirler. Dikey organizasyon şemalarında ise başarı önündekinin ayağını kaydırmak, altındakinin üstüne basmakla sağlanabilir. Yine bu tür şemalar, düşman-rakip sistemlerin varlığına, bu düşmanların toplumu ele geçirip dilediklerini yapacakları, gerekirse gizli gündemleri bile hayata geçirecekleri safsatasını yaymayı özellikle kendi çıkarlarına uygun bulurlar.

Toplumcu ortamlarda yetişmiş insanlar sürüsü, birey olmaktan korktuğu için durmadan gelip kendilerini kurtaracak bir kurtarıcı, bir ata arayıp dururlar. Toplum iyice kokuşmuşsa, o lider hiç bir zaman gelmeyeceği için geçmişte kalmış en ideal şefi zihinlerinde hala onu onurlandırmay, medet ummaya devam ederler. Onlara kalsa, başa gelecek dürüst ve temiz sadece 5 kişiyle her şey çok farklı olacak, toplum şahlanacak, çekilen acılar ve ızdıraplar sonar erecektir. O beş kişiden birisi olmaya da namzet değillerdir aslında. Sonuçta bir çok karar vermek zor olacaktır, ayrıca kendi klanına, aşiretine, cemaatine, sülalesine, hemşehrisine yani birey olmadan kendini tanıtlama olanağı sunan tüm ilkel ilişkiler ağına o da aynı şekilde toplumun yararına karlı işleri peşkeş çekecektir. 

Sonuçta asla olmamış bir geçmişin şanlı hayaliyle, sürekli yarı uyur bir vaziyette, yetiştirildiği komutlara uygun rüya gibi bir yaşamı yaşamanın, gerçekliğin acımasızlığınakatlanmaktan çok daha kolay olduğunu kabul etmek gerekir.